İran İslam Devrimi zaferinin ardından bölgedeki direniş gruplarının yapısında büyük bir değişiklik oldu.
İslam Devrimi zaferinden önce Filistin’de ve bölgenin diğer yerlerinde faaliyet gösteren grupların çoğu “Arap Milliyetçiliği”ne dayanıp bunu faaliyetleri için bir destek olarak görüyordu. Aslında onlar bunun Arap milletleri ve orduları arasında bir nevi tür uyum, koordinasyon ve yakınlaşma sağlayacağına inanıyordu. Dolayısıyla bu konu tek başına direniş yolunda büyük bir mesele haline gelmişti. Çünkü böyle bir tutum “Siyonism-İslam” çatışmasının “Arap-İsrail” çatışması haline gelmesine neden oldu.
Öte yandan İslam Devrimi zaferinden önce ABD, İslami bir kimlik olarak işgal altındaki Kudüs’ü gözden düşürmeye odaklanmıştı.
Bütün bunlara rağmen Devrimin zaferinden sonra, bölgedeki direniş gruplarının durumu tamamen değişti. Bir “İslami direniş söylemi” oluşturuldu. Bundan sonra İran İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu İmam Humeyni mübarek Ramazan ayının son Cuma gününü, Filistin meselesinde ulusal-İslami bir olay olan "Kudüs Günü" olarak adlandırdı ve böylece Kudüs’ün sadece Arap dünyasına değil, tüm İslam dünyasına ait olduğu mesajını verdi.
Kudüs günün adlandırılması sıradan bir adlandırma değil, stratejik, amaçlı ve değerli bir eylemdi. Son 40 yıldaki gelişmelere bakıldığında tüm bu gelişmelerin gidişatının "İslami direniş söylemi" üzerine kurulu olduğu açıkça görülmektedir.
ABD ve Siyonist Rejim başta olmak üzere yabancı güçler, sırf bu söylemi yok etmek için terör örgütü IŞİD’i oluşturdu; ardından Suriye'de bir iç savaş başlattı. Sonunda da hedeflerine ulaşamadılar.
Genel olarak “Kudüs Günü”, İslam Devrimi zaferinden sonra oluşan bu "İslami direniş söylemi"nin kalbinden doğmuştur ve artık İsrail'e karşı mücadelede siyasi ve dini bir model haline gelmiştir.
Mehr Haber Ajansı “Dünya Kudüs Günü” münasebetiyle Saadet Patisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Doğan Bekin ile bir röportaj gerçekleştirdi.
İşte bu röportajı aşağıda okuyabilirsiniz:
1- Sizce uluslararası kurumlar, Filistin’deki insan hakları konusunda ne kadar başarılı olabilmiştir? Eğer başarılı olmuşlarsa neden Siyonist Rejim’in insan hakları karşıtı tavırları sürüyor?
Temel Karamollaoğlu: Şunu baştan belirteyim ki İsrail'in kurulması uluslararası anlaşmalara göre yapılmış gibi gözükse de aslında farklı bir baskı neticesinde meydana gelmiştir. Çünkü İsrail devleti Yahudilerin 2000 yıl önce terk ettiği topraklarda, kendi inancına göre, hak iddia etmekte, bu sebeple de burada her türlü zorbalığa teşebbüs etmeyi kendi hakkı olarak görmektedir. Prensip itibari ile uluslararası kuruluşlar tarafından da bu zorbalık bugün ne yazık ki bazı çekincelere rağmen meşru gibi görülmektedir. Problemin temeli de burada yatmaktadır. Bizim böyle bir iddiayı kabul etmemiz mümkün değildir. Filistin’de barışın tesisi temel insan haklarına saygı göstermekle başlar. Maalesef uluslararası kuruluşlar konuya bitaraf yaklaşmak yerine, tam tersi Siyonizm’in ve İsrail’in menfaatlerini önceleyerek yaklaşmaktadırlar. Çünkü bugün bu kuruluşlar güçlerini Siyonist lobilerden almaktadırlar ve bugünkü konumlarına da bu destekle gelmişlerdir. Bundan sonra da bu konumlarını aynı mantalite ile devam ettirmek istemektedirler.
Doğan Bekin: Uluslararası kuruluşlar aslında Siyonist İsrail’in insan hakları konusundaki kötü sicilinin farkındalar. Buna rağmen İsrail’in insan ihlallerini görmezden gelerek veya göz ardı ederek eylemlerini adeta meşrulaştırma yoluna gitmeyi tercih etmektedirler. Örneğin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi kurulduğu 2006 yılından şu ana kadar İsrail’i 45 kararda kınama yoluna gitmiştir.
Keza Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da işgalci Siyonist İsrail’i işgal altındaki Filistin topraklarında saldırgan ve yayılmacı politikalar uyguladığına dair bir dizi kararlar aldı. BM Güvenlik Konseyi de İsrail’e yönelik yaklaşık 226 karara imza attı.
Bütün bunlara rağmen Siyonist İsrail’in yayılmacı politikaları ve insan haklarına aykırı eylemleri aynı hızla devam etmektedir. Son olarak İnsan Haklarını İzleme Örgütü; Siyonist İsrail ile ilgili “apartheid ve zulüm suçları" başlıklı 213 sayfalık rapor yayımladı. Bu örgütün İcra Direktörü Kenneth Roth, "Milyonlarca Filistinlinin, herhangi bir meşru güvenlik gerekçesi olmaksızın ve yalnızca Filistinli oldukları ve Yahudi olmadıkları için temel haklardan mahrum bırakılarak ırk ayrımcılığına tabi olduklarını” açıkça ifade etti. ABD Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki ise; söz konusu raporda kullanılan apartheid ifadesinin kendi bakış açılarını yansıtmadığını belirterek bir bakıma her zaman olduğu gibi üstü örtük olarak İsrail’in arkasında yer aldıklarını göstermeye çalışmış oldu.
Ne yazık ki, tüm bu raporlara rağmen, ABD’nin BMGK’deki desteğinden ve veto hakkından güç devşiren İsrail, her türlü kararı göz ardı ederek Filistinlilere yönelik aynı politikalarına devam etmektedir.
2. Size göre, bölgede daha çok İsrail’in çıkarına olan barış planına rağmen neden İsrail’in saldırgan tavrında hiçbir değişiklik gözükmüyor?
Temel Karamollaoğlu: Maalesef barış tam olarak tesis edilememiştir. Ancak İsrail her geçen gün Filistinli Müslümanların topraklarını işgal ederek yerleşim alanlarını genişletmektedir.
Barış planı demek bir savaşı sona erdirip huzuru tesis etmek demektir. Ama Ortadoğu üzerine yapılan barış planları, bırakın birlikte yaşamayı, İsrail’in genişlemesini hedeflemektedir. Hali ile bu şartlar altında bölgeye barışın gelmesi mümkün değildir. Bu bölgede kalıcı bir barış isteniyorsa öncelikle İsrail işgali ve zulmü durdurulmalıdır. Müslüman olarak bizler tarihte Kudüs dahil her coğrafyada Müslümanların yönetiminde farklı din mensuplarının barış içinde yaşamasını yüzyıllar boyu tesis etmiş bir inanca sahibiz. İnanıyorum ki bunu yine Müslümanlar olarak bizler tesis edebiliriz, Batı eğer gerçekten barış istiyorsa, öncelikle İsrail’in zulmüne engel olmalı, Müslüman Filistinlileri suçlamaktan vazgeçmelidir.
Doğan Bekin: İsrail, İran ve Türkiye’ye rağmen kendi çıkarına yönelik bir planı uygulayabilmesi söz konusu değildir. Zaten anlaşma yaptığı ülkeler sadece ekonomik güç olarak ön plana çıktığından, siyaseten uluslararası alanda kendi şahsi güçlerini koruyabilmek adına İsrail’in politikalarına teşne oluyorlar. Bu nedenle bu ülkelerle barış planının yürümesinin söz konusu olamayacağı ta baştan itibaren belli idi.
3. Size göre, İran ve Türkiye’nin Filistin halkının haklarının korunması için birlikte hangi adımları atmaları gerekiyor?
Temel Karamollaoğlu: Türkiye ve İran kadim bir geçmişe sahip iki komşu ülkedir. Biz Kasrı Şirin anlaşmasını imzaladıktan sonra birbiri ile çatışmamış, barış içinde yaşamış iki komşu ülkeyiz. Bu dünya tarihinde az görülmüş bir durumdur. Almanya ve Fransa’ya bakarsak iki dünya savaşı da bu iki ülke arasında başlamıştı. Böylesine bir barış iklimini sağlayabilen Türkiye ve İran’ın hem Filistin konusunda hem de diğer birçok alanda işbirliği ile sorunları çözebileceğine inanıyorum. Bu işbirliğinin temelleri, ekonomik, askeri, kültürel, siyasi, eğitim ve diğer alanlarda atılmalıdır.
Doğan Bekin: Türkiye ve İran’ın özellikle Kudüs ve Filistin Halkının korunması ve haklarının ortak savunulması noktasında birlikte hareket etmeleri durumunda İsrail’in rahat şekilde hak ihlallerine gitmesi söz konusu olamaz.
Türkiye ve İran, Filistin örgütlerinin birleştirilmesi ve yekvücut hale gelmeleri konusunda ortak çalışmalar yürütmesi söz konusu olabilir. Ayrıca İsrail’in Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’deki baskıcı ve ırk ayrımcısı uygulamalarına karşı uluslararası platformlarda güç birliği yapabilirler.
Türkiye ve İran, D-8 konusunda daha aktif ve güçlü işbirliğine gitmeleri durumunda Küresel Yönetişimde önemli bir güç merkezi haline gelebilecek olan D-8 Örgütünün de İsrail’in gayri kanuni uygulamalarının önünde güç birliği yapabilir.
yorumunuz